Baltalanan İncelik

(eberhard grossgasteiger, pexel.com'dan)

        Sıcaklığın tavan yaptığı bir öğle vakti, buzdolabından limonata dolu sürahiyi alarak balkondaki gölgeye sığındılar. "Bunu iyi ki dün akşamdan koymuşuz dolaba ha," dedi Alper, "buz gibi olmuş." Sıcağın hararetine oflaya puflaya isyan ederek limonatayı bardaklara doldurdular. Ayaklarını balkonun soğuk mermerine uzatıp birer yudum aldılar.

        Bunun da nanelisi ayrı bir efsane oluyor.

        —Off, harbiden çok iyi olmuş.

        Kanlarına serinlik karışınca üzerlerine rehavet çöktü. Karşılarında sıra sıra uzanmakta olan dağların etkileyici manzarasına daldı Sadi. Biraz sessizce baktı, o uzaklara doğru. Sonra sessizliği bozdu: "Bu dağlara bakınca, benim içimde acayip bir yücelik, bir heybet hissi uyanıyor. Bu his nedense, bana hem bir güven veriyor hem biraz da ürpertiyor beni açıkçası." Alper, Sadi'nin gözlerinin içine bakıp geğirerek cevap verdi. Ardından, konuya tamamen kayıtsız bir tavırla ekledi:

        —Abi dağ işte, düşünme sen şimdi bunları. Baksana, limonata çok fena. Doldurayım mı bi' bardak daha?

        —Yok. Doldurma. Sen iç. Hepsini iç. Bir damla bile kalmayacak ama dibinde, tamam mı?

        —T-t-tamam.

        Bu kayıtsızlığa sinirlenip yerinden fırladı. "Ne angil dingil adamsın anasını satayım." diye geçirdi içinden. Homurdana homurdana kapıyı çarpıp çıktı; kasaba merkezine doğru yürümeye başladı. Evlerin arasından ağır ağır ilerlerken komşularından birine denk geldi:

        —Selamun aleyküm Necati abi. Nasılsın, iyi misin?

        —Çok şükür, çok şükür.

        —Sağ ol, ben de iyiyim. Merkeze doğru gidiyorum da bir ihtiyacın var mı, alayım gelirken?

        —Benim elim kolum tutuyor daha, gider alırım.

        —(Bu gidişle elinin kolunun tutmadığı zamanlarda da gidip almak zorunda kalırsın gibime geliyor ama hayırlısı.) Peki Necati abi, hadi sana hayırlı günler.

        —Selametle.

        "Ey kurban olduğum, bugünlük bu kadar imtihan yetmez mi?" dedi içinden, "daha bunun yarını var, öbür günü var." Sonra kendine kızdı: "Ulan dingoz, haşa, O bilmiyor mu ne kadarın yetip yetmeyeceğini? Seninki de laf." Başını öne eğdi, yoluna devam etti. Merkeze yaklaştıkça parklarda oturan, dükkanlara girip çıkan, sokaklarda gezinen insanların sesleri birbirine karışmaya başlıyor, mezradaki huzur, merkezde kademe kademe yok oluyordu. "Buraya kadar geldik madem, gideyim sahilde biraz yürüyüş yapayım." diye düşünerek merkezin kalabalığına, gürültüsüne daha fazla bulaşmadan, on dakika mesafedeki liman bölgesine doğru yürümeye devam etti.

        Sahilde biraz dolandıktan sonra, tam istediği gibi, geniş açıdan denizi gören, gölgede bir bank buldu. Öylece denizi izliyordu. Düşüncelerden, duygulardan ve tüm iddialarından âri; yalnızca acizliğini bilerek. Bakışları uzaklara dalıp gitmişken, küçük bir çocuk, birlikte yürüdüğü annesinin elini bırakıp banka doğru koşmaya başladı. Önce bankın yanına kadar gelip büyük bir dikkatle inceledi. Sonra orada oturmakta olan Sadi'ye gülümseyen bir bakış attı. Ardından, boyunun ve gücünün yetmeyişine aldırmaksızın banka tırmanmaya başladı. Ancak düşüp kendine bir zarar vermesi muhtemeldi. Bunu fark eden Sadi, onu koltuk altlarından tutup kaldırdı ve yanına oturttu. Çocuk, Sadi'ye yine gülümseyen bir bakış fırlattı.

        Fakat çocuğa yetişmek için hızlı adımlarla gelen annesi, kızgın çehresiyle ve fitnekâr sözleriyle gülümseyen bakışları bertaraf etti:

        —Dokunma çocuğuma.

        —Hanımefendi, banka çıkmaya çalışırken düşüp kendine zarar verec-

        —Kes sesini. Düşerse düşer. Sen benim çocuğuma dokunamazsın.

        —Ama düşecekti. Allah korusun, başını yere çarpabilirdi veya başka ciddi bir durum olabilirdi.

        —Sana ne be, sana ne! Çocuk benim değil mi?

        —Haklısınız. Çocuk sizin çocuğunuz olduğu için yere düşüp kafasını kırmasını izlemem lazımdı. Hata ettim, kusuruma bakmayın.

        Bu cevap karşısında dumur olan kadın "Terbiyesiz." diyebildi sadece ve çocuğu kucakladığı gibi oradan hızla uzaklaştı. Sadi de arkalarından bakakaldı. Arkasından bağıra bağıra cevap vermek lüzumsuzlaştı gözünde, muhatap almak lüzumsuzlaştı, insan yerine koymak lüzumsuzlaştı. Sinirlendi, yumruğunu sıktı. "Aah, ah." diye homurdanırken oturduğu yere bir yumruk patlatarak yerinden öfkeyle kalktı. Kadına çok içten bir küfür serenatı yaptıktan sonra hızlı adımlarla eve doğru yola koyuldu.

        Dönüş yolunda, kimseyle herhangi bir konu hakkındaki düşüncesini paylaşmadı, rastladığı hiçbir tanıdığa "Nasılsın, iyi misin?" diye sormadı, kimsenin çocuğunu gözetme derdine düşmedi. Ekmek almak için girdiği marketten çıkarken, belki yine bir arıza çıkar diye, kasiyere "Kolay gelsin." bile demedi. Kimseye bulaşmadan, hızlıca eve varıp kapıyı çaldı.

        Alper kapıyı açtığında bir elinde hâlâ yarısı dolu limonata bardağı vardı. Öğlen yaşananlara istinaden biraz çekinerek, "Hoş geldin kanka." dedi. Sadi, önce limonata bardağına baktı, sonra Alper'in gözlerinin içine baktı. Alper, mesajı çok net alıp aydınlanarak, başka hiçbir şey demeden, Sadi'nin önünden çekildi ve yine balkona çıkıp bardakta kalan yarım limonatayı kafasına dikti.

        Sonra bir süre, bir şey arıyor gibi dağlara dikkatle baktı Alper. Düşündü, düşündü. Sadi'nin dağa baktığında ne gördüğünü anlamaya çalıştı. Bir şey bulamadı. Sürahide kalan son bir bardaklık limonatayı da keyifle doldururken, Sadi'nin içerden sesini duymasından da korkarak kendi kendine homurdanmaya devam ediyordu: "Dağa dağ demek de mi suç. Dağ işte. Allah Allah. Başka ne diyeyim yani."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Makas Kesmiyor

Gülmekten Öldüm