Söyletme Beni
![]() |
| (cottonbro studio, pexel.com'dan) |
Psikoterapistler, karşılıklı bir konuşmada sessiz kalmanın, danışan üzerinde oluşturduğu baskıyı çok iyi kullanırlar. Yarım saatlik bir seansta bile, sessizliğin arka arkaya bir veya birkaç kez vurgulanması, çoğunlukla danışanların dilinin bağının çözülmesine yeter. İbrahim, daha ilk dakikalarda bile, bu sessizlik baskısına direnemeyip "Nasılsınız, iyisiniz inşallah?" diye sordu. Fakat, sessizlik neredeyse hiç bozulmadı denebilecek kadar alt perdeden bir "Teşekkürler." duydu. Erdem sessizliği sürdürerek, İbrahim ile ilgili notlar aldığı kağıtlarla ilgilenmeye devam etti. Bunu bilerek yapıyordu. Bir süre daha bunu sürdürdükten sonra eline bir kalem aldı ve ani bir göz teması kurup "Evet, buyurun İbrahim Bey," dedi, "başlayalım."
—Aslında, benim durumumla ilgili herhangi bir değişiklik yok. Ne anlatabilirim, bilemiyorum.
—Farklı hastanelere, farklı bölümlere de gidecektiniz en son, neler oldu?
—Haa, ilginç bir şey olmadı. Klasik muayeneler, röntgenler, ilaçlar... Kayda değer hiçbir şey yok.
—Anlıyorum. Arayışınız sürüyor.
—Evet.
—'Hayatım hastanelere gidip gelmekle geçiyor.' demiştiniz en son. Bu süreç hakkında neler söyleyebilirsiniz?
—Bundan daha önce de bahsetmiştim. Hayatımın pause tuşuna basılmış bir evresini yaşadığıma inanıyorum. Her şey, tekrar play tuşuna basıldığında, eski hâline dönecekmiş gibi. Hastane hastane, o tuşu arıyorum. Böyle yani. Daha önceki görüşmelerimizden farklı olarak bahsedebileceğim bir şey bulamıyorum.
—Durumunuzla ilgili olması şart değil. Akışına bırakın. İçinizden geçenlerden bahsedin.
Önce biraz hüzünle içine döndü, sonra "Biraz düşüneyim." diyerek odanın penceresinden dışarı daldı İbrahim. Bakışları, kavak ve söğütle dolu geniş bahçede uzun uzun gezindi. Uzaklardaki otlara bile medet umarcasına baktı. Daha sonra bir anda kaşları çatıldı, bakışları bir mermiye dönüştü. Çenesini sıktı, gevşetti. Ve devam etti:
—Gündemi takip ediyor musunuz, bilmiyorum ama geçen gün gördüğüm bir haber, aklıma geldikçe öfkeyle doluyorum.
—Evet? Devam edin.
—İsrail, Refah'taki çadır kampını da bombaladı, belki görmüşsünüzdür. Oradaki bir babayı, yanmış ve kafası kopmuş bebeğini tutup havaya kaldırırken görüntüye almışlar. Zaten bu, kendi başına çok acı bir durumken, bazı İsrail yanlısı mahluklar da, o babanın, kafası kopmuş ve yanmış bebeğini havaya kaldırdığı hâlini, 'Taze tavuk 1 şekel.', 'Bu yarım porsiyon.' gibi iğrenç yorumlarla değerlendirmişler. Bu yorumları gördüğümden beri öfkeden içim kavruluyor.
—Daha önce duygularınızdan hiç bu kadar açıkça bahsetmemiştiniz. Şu an gözlerinize baktığımda bile bu olaya karşı duyduğunuz öfkeyi görebiliyorum.
—Çünkü, gündelik şeyler için abartı duygular sergileyerek duygularımızı israf etmeye gerek yok. Örneğin, kalabalık bir otobüste, yanlışlıkla birisinin ayağına basabiliriz ve o da buna sinirlenebilir. Ancak bu müsamaha gösterilebilir bir durum. Bir kavga çıkararak birbirimizi pataklamamız gerekmez; öfkemizi mümkün olduğunca tutmamız ve birbirimizi hoş görmemiz gerekir.
—Peki, size göre, az önce bahsettiğiniz meselenin bu örnekten farkı nedir? O meselede neden öfkenizi mümkün olduğunca tutmanız gerektiğini düşünmüyorsunuz?
—Çünkü o mesele, gerçek bir öfkeyi hak edecek kadar ciddi. İnsaniyet denen tavrın yitirilişiyle ilgili bir durum var ortada. Bir bombardımanda sizin çocuğunuz aynı duruma düşse ve düşmanlarınız sizin ve çocuğunuzun hâliyle 'Taze tavuk" gibi iğrenç bir tabir kullanarak dalga geçse, öfkenizi tutmayı mı tercih ederdiniz? Bi' kere, düşman bile olsa, bu kadar bariz bir acıyı dalga konusu etmek, insan olanın yapacağı iş değildir. Ve hudutsuz bir öfkeyle yerinde bir cezayı hak eder.
Erdem, elindeki kağıtları umursamayan bir tavırla başını kaldırıp öylece bekledi bir süre. Odanın kapısına odaklanarak İbrahim'in söylediklerini zihninde değerlendirdi. Ardından elindeki kağıtlara, duraksaya duraksaya uzunca notlar aldı. Ve tekrar ani bir bakışla İbrahim'e yöneldi:
—Anlıyorum. Ve sanki, sizin için hayat iki üst başlıktan oluşuyor gibi: Müsamaha gösterilebilir şeyler ve müsamaha gösterilemeyecek şeyler.
—Herkes için öyle değil midir? Herkes, hayatını belirleyen değerler çerçevesinde, birtakım şeylere müsamaha gösterirken birtakım şeylere ise asla göstermez.
—Kendi durumunuza da müsamaha mı gösteriyorsunuz? Yoksa, ona da öfkeli misiniz?
—Müsamaha gösteriyorum. Ortaya çıkmasını ben seçmedim, yok olmasını da sağlayamıyorum. Öfkelenmenin de bir faydası yok. Bu durumda tek çare, müsamaha. Sabırla birlikte.
Seansı noktalayan bir tonla "Peki İbrahim Bey," dedi Erdem, "isterseniz bugünlük burada bitirelim." Onaylayan bir tavırla başını sallarken "Olur," dedi İbrahim, "nasıl derseniz." Terapi koltuğundan, içindeki öfke yavaş yavaş yok olurken ayağa kalktı. "Hadi size kolay gele." dedi odanın kapısını dışarıdan kapatmaya çalışırken. Birkaç kez denedi ancak kapıyı kapatamadı. O sırada yine gözlerinin önüne Refah'taki baba ve çocuğu geldi, yine öfkelendi. Kafasını seans odasından içeri uzatarak "Ama hocam," dedi, "vallahi bunların sopalık işi var, sopalık." Erdem, bu tepkiye şaşırdığı için bir cevap veremedi. Sonra hafifçe gülümseyerek "İki hafta sonra devam ederiz İbrahim Bey." diyebildi. Vurgusuz bir "Peki hocam." cümlesiyle cevapladı İbrahim ve bu sefer kapıyı kapatmayı başararak, içinde volkan gibi patlayan öfkesiyle birlikte evine doğru ağır ağır yol almaya başladı.

Yorumlar
Yorum Gönder